|
Einstein’ın bilimsel çalısmalarının bilim tarihi açısından önemini hem tarihsel
hem de
bilimsel doğrular
açısından belirleyebilmek için, öncelikle 20. yüzyılın baslarında fizik biliminin
ulasmıs olduğu düzey ile bu yüzyılı gerçek boyutlarıyla düsüncede dile getiren temel felsefi
eğilimin ne olduğunu
ve ne gibi nitelikler tasıdığını belirlemek zorunlu bir önkosuldur. Bu en az iki
nedenden dolayı böyledir:
1. Tarih boyunca bilim ve felsefe birbirlerini etkileyen ve yönlendiren iki üst entelektüel
uğras olarak gelismistir.
2. 20. yüzyıl fiziğinin iki temel kuramı olan Kuantum ve Görelilik’in Varlıkbilimsel
(Ontolojik) ve Bilgikuramsal (Epistemolojik) boyutlarının anlasılması, büyük ölçüde
bu yüzyıl felsefesine dayalı bir analize gereksinim göstermektedir.
Bu belirlemeler ısığında konu irdelendiğinde, tarih boyunca bilim ve felsefenin yalnızca
birbirlerini etkiledikleri değil, ancak birbirleriyle gerçek anlamda karsılastıkları veya yüzlestikleri
birkaç an olduğunu hemen görmek kolaydır:
1. Aydınlanma ve bilimsel devrim yüzyılı,
2. Yirminci yüzyılın hemen basları,
3. 1950’lerden sonraki yeni bilim anlayısları,
Düsünce tarihine baktığımızda, entelektüel kültürün iki
temel öğesi olan bilim ve felsefenin, bütün çağlar boyunca içeriği
ve kapsamı farklı olmakla birlikte, birbirlerini etkilediklerini
görmekteyiz. Diğer taraftan bu iki etkinliği bir arada yürüten
bilim ve düsün adamları olduğunu da bilmekteyiz. Antik Çağ’ın
büyük düsünürü Aristoteles, Modern Çağ’ın iki önemli düsünürü
Descartes ve Kant bunun en güzel örnekleridir. Bu bağlamda Aristoteles’i bilim adamı veya filozof
olarak nitelemek nasıl ki basit bir keyfiyet haline geliyorsa, aynı sekilde Descartes veya Kant’ı da
filozof ya da bilim adamı olarak betimlemek de aynı derecede bir keyfiyete dönüsmektedir. Bunun
nedenini bir ölçüde bilim ve felsefenin gerçekliğin iki farklı yüzü olmasında aramak
gerekmektedir. Ancak yukarıda kast edilen karsılasma ise, yan yana yürüdüğü düsünülen bu iki üst
entelektüel etkinliğin, asağıda gösterildiği gibi, aynı zamanda belirli zaman dilimlerinde
birbirlerine olağanüstü değerli düsünsel malzeme sağladıklarını ve bu bağlamda verimli kesif
süreçlerine yol açtıklarını belirtmeyi hedeflemektedir.
Orta Çağ’ın geleneksel, otoriteye bağlı, katı mantıkçı düsünsel yapısına bir baskaldırı
olarak kendini ortaya koyan Aydınlanma Dönemi düsüncesinin yarattığı ciddi atılım, hem 18.
yüzyıl bilimsel devriminin gelismesini sağlamıs ve hem de geleneksel bilim dallarından belirli
yönlerden farklılıklar tasıyan yeni disiplinlerin ortaya çıkmasına yol açmıstır. Tarih, sosyoloji ve
psikoloji gibi disiplinlerin bu yüzyılda bağımsız birer bilim dalı haline gelmeleri, bu gelismenin bir
sonucudur. Ancak bu çalısmada asıl üzerine vurgu yapılacak nokta bilimsel devrimdir.
Batı kültür çevreninin ısrarla ve haklı bir biçimde önplana çıkarmak istediği bilimsel
devrim, aslında modernitenin tarihsel utkusunun somutlastığı bir dönemdir. Çünkü bu döneme iki
unsur egemendir: Usçuluk ve bilim. Usçuluğun (Rasyonalizm) vurgu yaptığı öğeler, insan aklı,
öznellik ve yöntemsel kuskudur. Bilimin vurgusu ise, ideal örneğini Newton’un verdiği düsünülen
ve bütün doğayı mekanik etkilesimle açıklamayı hedefleyen Mekanikçi Kuram’dır.
Mekanikçi Kuram, tarihte bilim ve felsefenin karsılastıkları ilk büyük anın bir sonucu ve
ürünüdür. Tüm fiziksel olguların mekanik ilkelere dayanılarak açıklanabileceği savını temele alan
Mekanikçi Kuram’ın yoğun etkisiyle doğal olarak, tüm doğa olgularının bu anlayısa dayanılarak
anlamlandırıldığı ve açıklandığı bir bilim modeli gelismis ve bu Newton’un Principia’sında
olağanüstü bir basarı olarak ortaya çıkmıstır. Öyle ki, Newton’un Principia’da sergilediği tutarlı
aksiyomatik yapı, hem kendisinin yasadığı dönemde, hem de daha sonraki dönemlerde tüm bilim
dalları tarafından öykünülecek bir basarı haline gelmistir. Bu yüzden o sıralarda bilim yapmak
demek, örneğin ısı, ısık veya akıskanlara iliskin olguları mekanik modellere indirgemek anlamına
gelmekteydi. Mekanik görüsün fiziğin tümüne egemen olması da bu demekti. 19. yüzyıla gelinceye
dek kimse bu görüsün yıkılabileceğini aklından geçirmediği gibi, ilerdeki tüm gelismelerin de bu
çerçeve içinde süreceği sanılıyordu.1
Bu yaklasımın esasını olusturan savsungu (argüman) söyle gelistirilmisti: Bütün evren,
Newton yasalarına uyan koskocaman bir makinedir. Dolayısıyla da, mekanik bir sistemin su andaki
durumunu, yani sistemi olusturan parçacıkların hızları ile konumlarını ve bunlar arasındaki etkin
kuvvetleri biliyorsak, o sistemin gelecekte veya geçmiste herhangi bir andaki durumunu kesinlikle
belirleyebiliriz. Zaten bir problemin mekanik çözümü de bu demektir. Öyleyse, evreni büyük bir
makine saydığımızda ve su andaki durumuyla etkin kuvvetleri de biliyorsak, geleceğini herhangi
bir anında en küçük ayrıntısına varıncaya dek öngörebiliriz.2 Bundan dolayı, daha sonra gelen
fizikçiler de, doğal olarak, dönemin fiziğinin gözde konusu olan elektromanyetik dalgalar da dahil
olmak üzere, bos uzayda her türlü yayılım için mekanik bir model aramıslardır. Bu model
içerisinde tutarlı bir devinim açıklaması yapabilmek için de bilim adamları, yine kökleri felsefeden
gelen, adeta sonsuz katılığa sahip bir maddeye, etere gereksinim duymuslardır. Çünkü eğer bu
türden maddesel bir ortam söz konusu değilse, o zaman örneğin elektromanyetik dalgaları
Mekanikçi Kuram’a dayanarak açıklamak da olanaksızlasacaktır. Aslında elektromanyetik
dalgaların yayılması için hava, su veya baska bir maddesel ortama gereksinim olmadığından, diğer
dalgalardan farklı olarak bunlar maddesel bir ortamı gerektirmezler. Zaten bunları diğer dalga
türlerinden ayıran en belirgin özellikleri de budur. Ancak mekanik görüsün etkisiyle hareket eden
19. yüzyıl fizikçileri, bunun aksine, elektromanyetik dalgaların yayılmasına aracılık eden maddesel
bir ortamın varlığını zorunlu sayıyorlardı, çünkü mekanik dalgalar ancak maddesel bir ortamda
yayılabilirdi. Bu ortam eterdi ve eter tüm evreni doldurduğundan, elektromanyetik dalgaların
geçisine de aracılık etmekteydi.3
Eterin bilim adamlarının dünyasında üstlendiği yol gösterici marifet bunlarla da sınırlı
kalmamıstır. Bilimsel devrimin muhtesem bilgini Newton da zaman zaman bu rüzgâra kendini
kaptıranlardan birisidir. Descartes’ın savunduğu mekanikçi görüsün etkisiyle olsa gerek, Newton
da eterden hem çekim yasasının, hem de ısık parçacıklarının boslukta iletilmesinin açıklanması
gibi, birbirinden çok farklı amaçlar için yararlanma yoluna gitmistir. Bununla birlikte, mekanik
felsefenin zaman zaman yaratığı baskıya karsı koymak ve bu bağlamda evrensel çekim veya ters
kare kanununu açıklamak için, yama bir varsayım olarak da kullanılmıstır.4
Felsefenin gelistirdiği bir düsünsel platformun, çağının bilimini ne denli ve nasıl
etkilediğinin somut bir göstergesi olan bu gelismeden sonra, yukarıda belirtildiği üzere, yirminci
yüzyılın baslarında bir kez daha felsefe ve bilim yüzlesmek durumunda kalacaklardır. Ancak bu
yüzlesmeye değinmeden önce, mekanikçi görüse bağlı kalan bilimde ortaya çıkan olağanüstü
2 Infeld, s. 22.
3 Infeld, ss. 25–26.
4 James Clerk Maxwell, “Ether”, Çeviren: Aziz Yardımlı, Uzay, Zaman, Özdek, İstanbul 1998, ss. 19–31.
Eter kavramının ayrıntılı bir biçimde ele alınısı için su kaynaklara bakılabilir: Kenneth F. Schaffner,
gelismelerin de felsefeyi etkilediği ve Pozitivizmi egemen bir konuma tasıdığını belirtmek yerinde
olur.
20. yüzyılın baslarına gelindiğinde, bilim topluluklarına karamsarlık ve hüzün egemendi.
Çünkü mekanik doğa anlayısının temel dayanağı olan eter “bilimsel olarak” bulunamamıstı. Bunun
19. yüzyıl bilimi açısından asıl sarsıcı yönü elektromanyetik kuramın eterle yorumunun tüm
mekanik temellerini sarsmıs olmasıdır. Bu olumsuz durumu gidermeye yönelik birçok girisim
baslatılmıs, ancak bu açıklamalardan hiçbiri, üzerinde hemfikir olunacak denli doyurucu
olmadığından, bilim dünyası bir ikilem içerisine düsmüstür: Gerçekten eter var mıdır yok mudur?
Varsa neden ortaya çıkarılamamıstır? Bu soruların asıl önemi, ortaya çıkan sonucun modern bilim
açısından gerçek bir krize yol açmıs olmasıdır. Çünkü bu durumda ya kuramdan vazgeçilecektir ya
da gözlem sonuçlarının basarısız olduğu kabul edilecektir. Kuramdan vazgeçmek, almasık
(alternative) yeni bir kuram olmadığı durumlarda kolaylıkla benimsenecek bir davranıs
olmadığından, bilim adamları kuramdan vazgeçemezlerdi. Dolayısıyla da eteri yok saymaktansa,
yani kuramdan vazgeçmektense, aslında eterin var olduğunu, ancak bulma çabalarının yetersiz
kaldığını ileri sürmek daha tutarlı bir çözüm olarak görülmüstür. Bilimde ortaya çıkan bu yaklasım
ise 20. yüzyılın en önemli bilim felsefelerinden birisi olan Paradigmacı bilim anlayısının
doğmasına yol açmıstır. Böylece bilime problem alanı yaratan felsefe, sonunda bilimin verileri
üzerinde yeni çıkıslar yapacak verimli bir zemine ulasmıstır.
19. yüzyılın sonlarına kadar egemen bir unsur olarak fizikte yer alan eter ve etere iliskin
tartısmalar böylece Einstein’a kadar gelmistir. Einstein 20. yüzyılın esiğinde bilimde ortaya çıkan
bu krizi çözebilmistir. Bununla birlikte, Einstein’ı sonucu götüren düsünsel sürecin asıl
mimarlarının da, birkaç yüzyıl önceden ortaya çıkmıs olan bilim ve düsün adamları olduğu bugün
artık çok açık olarak anlasılmıstır. Bununla birlikte, öncelikle sunu belirtmeliyiz ki, bu dönem,
bilimin mekanik açıklamadan ayrılıp matematiksel soyutlamaya doğru yöneldiği bir dönemdir ve
bu türden bilim yapma tarzı ise çok daha öncelere, Galileo’ya kadar gitmektedir. Bununla birlikte
fizikçileri, pürüzsüzce isleyen mekanik bir evren inancına güvenmemeye ilk kez götüren etkenler
ise, Newton mekaniğinin atom altı dünyada ve galaksiler arası uzayda karsılasılan problemleri
çözümleyememesiyle ortaya çıkmıstır. Isığın hızının ne Dünya’nın hareket yönünde ne de karsıt
yönde değismediğini kanıtlayan ünlü Michelson-Morley Deneyi’nin sürece eklenmesiyle birlikte,
artık doğada mekanik olarak açıklanacak hemen hiçbir olgu alanının olmadığı çok açık olarak
algılanmıstır. Simdi artık bilimde bütünüyle matematiksel soyutlamalara veya idealizasyona
dayanan kuramsal açıklamalar dönemi baslamıstır. Baslayan bu sürecin iki büyük kuramsal yapıyla
sonlanmıs olması da bu durumun en açık kanıtıdır. Bu büyük kuramlardan birisi madde ve
enerjinin temel birimlerini ele alan Kuantum Kuramı, diğeri de uzay, zaman ve tüm evrenin
yapısını ele alan Görelilik Kuramı’dır. Çağdas fiziğin temelleri olarak kabul edilen bu her iki
kuram da, kendi alanlarında doğayı uyumlu matematiksel bağıntılarla, denklemlerle
anlatmaktadırlar. Isığın radyasyon ve yayılmasını yöneten kanunları çok dakik bir doğrulukla
tanımlayan denklemler gibi.5 Böylece bilimin konusunu nesnelerin veya olguların sayı ve ölçüye
dayanan boyutlarının olusturduğu anlayısı, yeni bilim görüsünün ve bilgi kuramının temelini
olusturmaya baslamıstır.
İste bu gelisim sürecinin sonunda ortaya çıkmıs olan Einstein, hem bu süreci mükemmel
bir biçimde kavrayıp, hem de ortaya çıkan gelismeleri kendi bilimsel çalısmalarının temeline
oturtmayı basarmıstır. Bu bağlamda artık doğal olarak, Einstein problemlere salt düsünsel açıdan
veya kurgusal olarak yaklasmayı ve büyük ölçüde düsünce deneyleriyle açıklayıcı modellemeler
olusturmayı hedeflemistir. Bu kurgusal açıklama evreninde artık mekaniksel açıklamanın
gerektirdiği eter gibi bir ek veya yama varsayıma da gereksinim yoktur. Asağıdaki alıntı bu durumu
çok açık olarak ortaya koymaktadır:
“Birinci görüse (deneyle doğrulanmıs olan) göre, dalga optiğinin dünyanın mekanik
olarak betimlenmesini benimsemesi ciddi yanlıslıklar yaratmak durumundadır. Eğer ısık
elastik bir cisimdeki (eter) dalgalanma hareketi olarak yorumlanıyorsa, o zaman ısık
dalgalarının enine dalgalar olması nedeniyle, bunun esasen boyuna dalgaların
olusamadığı, sıkıstırılamayan katı bir cisim gibi, her seye olanak tanıyan bir ortam olması
gerekirdi. Dolayısıyla duyulur (ponderable) cisimlerin hareketine hiçbir zaman direnç
göstermediğine göre, böyle bir eter maddenin geri kalanı yanında hayalet gibi bir varlık
olmak zorundadır.”6
Bu cümleler eterin varlığına iliskin olarak Einstein’ın yaklasımını sergilemesi bakımından
büyük önem tasımakla birlikte, aynı zamanda bilimin ve bilim adamlarının etere olan bağlılığının
asıl nedeninin, anlasılması güç felsefe sorunlarının bilime yaptığı kalıcı katkılar olduğunu
göstermesi bakımından da dikkat çekicidir. Çünkü burada açıkça birkaç yüzyıldan buyana baslayan
yeni doğa ve evren anlayısı ve bu anlayısa bağlı olarak gelistirilmis soyutlamacı ve idealizasyona
dayanan bilim görüsüne dayanılarak eterin varlığı yadsınmakta ve dolayısıyla da gereksiz
görülmektedir. Baska bir deyisle, bu yeni bilim yapma anlayısının son ve yetkin temsilcisi olarak
Einstein, bu dönemde, uzun yıllar boyunca egemen olan eter varsayımını ortadan kaldırabilmistir.
Artık bilimde bütünüyle kurgusal bir döneme girilmis ve bilim mekanik açıklamadan ayrılıp
matematiksel soyutlamaya doğru yürümeye baslamıstır. Bu yürüyüs ise yukarıda da değinildiği
gibi, iki önemli kuramla, Kuantum ve Görelilikle, sonuçlanmıstır.
Bu noktadan itibaren Einstein’ın düsüncelerinin bilim tarihi açısından tasıdığı önemi
belirleyebilmek için, soyutlama ve idealizasyon kavramlarını dikkatlice irdelemek gerekmektedir.
Buna göre Einstein’ın düsüncesini dayandırdığı temel etmenin sağduyu değil, insan aklının özgürce
ve en kapsamlı bir biçimde çalısmasına olanak sağlayan imgelem olduğunu belirtmek
gerekmektedir. Zaten kendisi de bu gerçeği dile getirmek gereksinimini duymus ve “İmgelem
bilgiden daha önemlidir.” demistir. Bu belirleme, çağdas bilim tarihi ve felsefesi açısından üzerinde
durmamızı gerektiren temel bir farklılasmanın olduğunu görmemizi gerektirmektedir. Çünkü
geleneksel bilim yapma etkinliği ve bu etkinliği betimleyen bilim tarihi çalısmalarının
dayandırıldığı düsünsel platforma göre; bilim, olgunun gözlemlenmesi, deneyle ulasılan sonuçların
doğrulanması ve eğer olanaklıysa, sonuçların kesinliğini artırmak ve dilsel kaynaklı kaymaları
önlemek için matematiksel (nicel) olarak ifade edilmesi sürecidir. Oysa kısmen modern dönemde
baslayan ve 20. yüzyıla gelindiğinde, büyük ölçüde yerlesik nitelik kazanan bilim çalısmalarının
doğasında baska bir etmenin öne çıkarıldığı anlasılmaktadır. Burada artık varsayımsaltümdengelimsel
(hypothetic-deductive) bir anlayısla problemlerin ele alındığı görülmektedir. Bu
anlayıs büyük ölçüde kurgusal bir bağlamda gelistiği için de sağduyudan çok imgelen yetisini
önplana çıkarmıstır. Nitekim Einstein’ın özellikle Genel Görelilik Kuramı’nın temel problemlerini
anlatmak için dile getirdiği deneylerin “salt düsünce deneyleri” olması bunun açık bir kanıtıdır. Su
tümcelerde olduğu gibi:
“Önümüzde temel Galileo İlkesinin gerektirdiği kosulların yaklasık olarak bulunduğu,
bos uzayın yıldızlardan ve diğer büyük kütlelerden son derece uzaklastırılmıs büyük bir
parçasını,… Galileo referans cismi olarak da bir odayı andıran ve içinde aletlerle teçhiz
edilmis bir gözlemcinin bulunduğu bir kutuyu düsünelim. Doğal olarak bu gözlemci için
çekim diye bir sey olmadığından, iplerle kendisini sıkıca dösemeye bağlamalıdır, aksi
takdirde yerle en küçük bir çarpısma, kendisinin yavasça odanın tavanına doğru
yükselmesine sebep olacaktır. Kutunun kapağının ortasına dısarıdan ucunda ip olan bir
çengel takılmıs olsun ve simdi bir “varlık” bunu sabit bir kuvvetle çekmeye baslasın.
Kutu, gözlemciyle birlikte düzgün ivmelendirilmis bir hareket içinde “yukarı” doğru
hareket etmeye baslayacaktır. Hız ise zamanla inanılmaz değerlere çıkacaktır. Tabi bütün
bunları iple çekilmeyen baska bir referans cisminden gözlediğimiz takdirde.”7
Görüldüğü üzere ve yukarıda belirttiğimiz gibi, bütünüyle imgeleme dayandırılmıs bir
anlatım söz konusu edilmekte ve “çıkarımsal bilgi” bu kurguyla olusturulmaktadır. Bu da açıkça
artık Einstein’ın, dolayısıyla da çağının bilimsel çalısmalarında, pek çok bilim probleminin
çözümünde etkin bir biçimde mantıksal veya felsefi yöntemlere basvurulduğunu göstermektedir.
Bu aslında yeni bir bilim anlayısıdır ve bu bilimi anlayıp açıklayacak bilim tarihi ve felsefesi
çalısmalarının da benzer bir değisim ve dönüsüme uğramasının gerektiğinin de açık bir
göstergesidir. Nitekim bu bağlamda ele alındığında, artık günümüz bilim tarihi ve felsefesinin
temel kabullerinde, önce kuram, arkasından da kuramsal açıklamanın deneysel veya gözlemsel
doğrulanması biçiminde sıralanan bir bilimsel etkinlikten söz edildiği gözlemlenmektedir. 20.
yüzyılın önde gelen bilim felsefecilerinden Popper’in belirttiği gibi, artık “kuramlar dünyayı
kusatmak, ussallastırmak, açıklamak ve ona egemen olmak amacıyla atılan ağlar”8 olarak
görülmektedir. Dolayısıyla da ilerleme de kullanılmakta olan bir ağdan, ondan daha sık ve
dolayısıyla da daha çok olguyu açıklayacak sekilde kurgulanmıs “yeni” bir ağı kullanmaya
baslamaktan baska bir sey değildir. Örneğin, gördüğünü açıklamaya çalısan, baska bir deyisle
görünen dünyanın görünen nesnelerinin gözlemlenen değisimlerinin nedenlerini ortaya koymayı
bilim yapmak olarak anlayan Aristoteles’in salt duyulara dayanan bilim anlayısından,9 kurgusal ve
imgeleme dayanan bir bilim anlayısına geçilmistir. Bu yeni bilim anlayısında kurama dayanmayan
bir gözlem ve deney bile söz konusu değildir.
Bu tarz bir bilim yapma anlayısının çağının felsefesine veya yerlesik düsünsel modeline
nasıl etkide bulunduğunun ve bazen de nasıl çatısma ve çeliskiye yol açtığının bir diğer örneği de,
düsünce tarihine Yeni Pozitivizm adıyla geçmis olan Viyana Çevresi’nin bilim anlayısıdır. Burada
yalnızca gözlem ve deneyi pozitif veri saymak gibi, geleneksel Pozitivist kabullere bağlı olmalarına
karsın, önermelerin anlamının doğrulanabilme yöntemleriyle özdes olduğunu ileri sürerek, bir
önermenin doğrulanabilmesinin, doğru olup olmadığının gözlem, deney ya da mantık ve dil
kurallarına dayanarak saptanmasıyla olanaklı olduğu kabul edilmektedir. Buna göre, doğruluğu
gözlem ve deneyle saptanabilen önermeler ampirik, mantık ve dil kurallarına dayanılarak
saptananlar ise analitiktir.10 Buradaki problem, doğrudan gözlemlenemeyen bilgilerin yani
önermelerin anlamsız olarak kabul edilip, metafiziğin önermeleri gibi düsünülmesidir. Böylece pek
çok teorik bilimsel bilgi dısarıda bırakılmıs olmaktadır. Durum böyle olunca bu görüsün
elestirilmemesi düsünülemezdi. Çözüm için iki yol vardır: Ya doğrulanabilme ilkesinden
vazgeçmek ya da yumusamaya gitmek. Viyana Çevresi’nin iki önemli temsilcisi Carnap ve Hempel
bu ikinci seçeneği benimseyerek, teorik önermelerin doğrulanabilme ilkesi gereği anlamsız
olmalarını önlemek için, doğrudan doğruya doğrulanabilen önermeler ile dolaylı olarak
doğrulanabilenleri ayırt etme yoluna gitmislerdir. Buna göre teorik önermeler de dolaylı olarak
doğrulanabilirler. Yani doğru olup olmadıkları kesin olarak bilinemez, ancak olasılıklı olabilirler.11
Bu süreçte özellikle Carnap, “doğruluk” ve “pekistirme” kavramları arasındaki ayırıma dayalı yeni
bir anlayıs getirmeyi hedeflemesi bakımından farklılasmaktadır.
Carnap’a göre, pekistirme, bir önermenin bilimsel olarak onanması veya yadsınması
anlamına gelmektedir ve deneysel bilimin önermeleri hiçbir zaman kesin olarak onanıp
yadsınmayan türden önermelerdir. Onlar, ancak belli bir derecede pekistirilebilir veya
sarsılabilirler. Bu bağlamda Carnap, deneysel önermeleri, doğrudan doğruya denetlenebilen ve
yalnızca dolaylı olarak denetlenebilen önermeler olmak üzere iki gruba ayırmakta ve bir ya da
birkaç gözlemle yeteri kadar pekistirilmis veya sarsılmıs, bundan dolayı da apaçık bir sekilde
onayacağımız ya da yadsıyacağımız önermeler durumuna “doğrudan doğruya denetlenebilme”;
buna karsılık, kendisiyle belli bazı mantıksal ilgileri olan baska önermelerin denetlenmesiyle
denetlenen önermeler durumuna da “dolaylı doğrulama” adını vermektedir.12
Burada açıkça ortaya çıkan düsünce sudur: Eğer, geleneksel pozitivist bilim anlayısı temel
alınmıs olsaydı, 20. yüzyılın hemen neredeyse bütün fizik kuramları, özellikle de Einstein’ın
Bilesik Alan Kuramı, gözlem ve deneye dayanmıyor olmaları nedeniyle bilimsel olarak kabul
edilmeyip, “metafizik kavramlara dayalı açıklamalar” diye nitelendirilecekti. Bununla birlikte,
olağanüstü bir düsünce örgüsüne bağlı olarak gelistirilmis olan bu dönem biliminin ortaya koymus
olduğu büyük bilimsel bilgi yığını, yalnızca bilimsel bilginin gelismesini değil, aynı zamanda
çağının yerlesik bilim felsefesini de dönüstürmeyi basarmıs ve bu yeni tarz bilim yapma etkinliğini
betimleyen bir felsefi yapının doğmasına yol açmıstır. Bu yapının ayağının birini Yeni Pozitivizm,
diğerini ise Paradigmacı bilim anlayısı olusturmaktadır. Bununla birlikte, bunlardan ikincisinde
felsefeyle karsılasan bilimin verileri değil, bilim tarihinin verileridir.
EINSTEIN’IN BİLİMSEL ÇALISMALARININ BİLİM TARİHİ
AÇISINDAN ÖNEMİ ÜZERİNE
BİR DEĞERLENDİRME
Doç. Dr. Hüseyin Gazi TOPDEMİR§
KAYNAKLAR
Barnet, Lincoln, Evren ve Einstein, Çeviren:
Nail Bezel, İstanbul 1982.
Carnap, Rudolf, “Doğruluk
ve Pekistirme”,
Çeviren: Necla Arat, Çağdas Felsefe Akımları,
İstanbul 1979.
Einstein, Albert, İzafiyet
Teorisi, Çeviren: Nihat Fındıklı, İstanbul 1976.
Einstein, Albert, Özel ve Genel Görelilik Kuramı,
Çeviren: Aziz Yardımlı, İstanbul 1997.
Grunberg, Teo, “Neopozitivizm’in Bilim Anlayısının Elestirisi”, Bilim Kavramı
Sempozyumu Bildirileri, Ankara 1984.
Infeld, Leopold, Albert Einstein, Bilimsel Kisiliği
ve Dünyamıza Etkisi, Çeviren: Cemal
Yıldırım, Ankara 1980.
Maxwell, James Clerk, “Ether”, Çeviren: Aziz Yardımlı,
Uzay, Zaman, Özdek, İstanbul
1998.
Popper, Karl Raimund, Bilimsel Arastırmanın Mantığı, Çevirenler: İlknur
Aka & İbrahim
Turan, YKY, İstanbul
1998.
Schaffner, Kenneth F., Nineteenth-Century Aether
Theories, Oxford 1972.
Schilpp, Paul Arthur, Albert Einstein: Philosopher-Scientist,
New York 1951.
Topdemir, Hüseyin Gazi, “Aristoteles’in Bilim Anlayısı”, Felsefe Dünyası, Sayı: 32, 2000.
Topdemir, Hüseyin Gazi, “Aristoteles’in Doğa Felsefesi”, Felsefe Dünyası, Sayı: 39, 2004.
Whittaker, E. T., A History
of the Theories of Aether and Electricity, 1910.
|